top of page

​

Gül Kubbe'nin Şafağında

​

Koridorda yalnızca babamdan miras kalan yırtık çizmelerimin yumuşak ökçe tıkırtısı yankılanıyordu. Bir görev daha geride kalmıştı işte. Şimdi ihtiyacım olan tek bir şey vardı; beni kendine çeken o derin, kutsal güce teslim olmak, arınmak istiyordum.

​

Zaman, insanların ne kadar kırılgan ve aynı zamanda ne kadar gaddar olabileceğini öğretti bana. Bedenleri ve hırsları kalplerine kara birer perde çekmiş adamların son nefesleri değdi kılıcıma. Gözlerim, onların hayal kırıklığıyla dolu zavallı bakışlarına şahitlik etti. Belki de bu yüzdendir uykusuz gecelerim, Yaradan'ın huzuruna çıkmaya yüz bulamayışım... Oysa şimdi kalbimin ne denli ağırlaştığını hissediyorum; genç bedenime tezat, göğsümde kurşundan bir kütle gibi duruyor. Onun o eski, hayat dolu atışlarını duyamıyorum artık. "Yılların ruhumda bıraktığı derin yaraların birer eseridir bu," diye fısıldıyorum kendime ve yaşamın anlamını bir kez daha sorguluyorum.

​

Bu yıpranmış çizmeler bana, henüz bir çocukken ayrıldığım ve zihnimde hayal meyal canlanan o devasa adamı hatırlatıyor. Dürüstlüğü, azameti ve yüzünden eksik olmayan o geniş tebessümüyle... Sanki dünyaya hep bir "baba" olarak gelmiş o gür sesiyle, güven veren iri, sıcak elleriyle ve en önemlisi, ruhuma ince ince işlediği o bilgece inanç öğütleriyle...

​

Günlerimi önü alınmaz bir nehre kaptırmış gidiyorum, bitimsiz bir yolculuğun pençesindeyim. Yüreğim özgürlüğü ne kadar da arzuluyor. Bak, adını her duyduğumda içimdeki o sızıyı, kalbimin varlığını hatırlıyorum; yüzümde buruk, yenik ve bir o kadar silik bir tebessüm beliriyor. Geçmişinden bihaber, insan soyuna ait olmayan tılsımlı bir çocuk olarak, bir ailenin şefkatli kollarına emanet edildim ben. Soyadımı sonradan verdiler bana; bu yüzden hep gerçek adımı, o yitik kökenimi merak ettim. Adımlarken bu yolları, kendi içimde kayboluyorum. Bedenim saydamlaşıyor; varlığını yitirmiş ama merhamet dolu bir dua, beni bu ten kafesinde açık ediyor.

​

Uzak güney topraklarında, esen ılık akşam rüzgârlarına kapılmış bir kum tanesi olduğumu düşlüyorum bazen. Yele kapılmış savruk bir yıldız tozu... Kanat çırpıp arşınlıyorum güneyin cennet kokulu sokaklarını. İnsanlar, meleklerin çaldığı arp ezgileri eşliğinde mi yürüyorlar hâlâ orada? "Hayat bahçesine dikilen o kara fideleri söküp attınız mı?" diye haykırmak istiyorum kardeşlerime. Gençlerin caddelere aşk tohumları serpiştirdiği, sıcak kumların kentinde herkesin kalbinde derin bir samimiyet taşıdığı o diyarlar... Denizlerin derinliklerinde fersah fersah gizem kol geziyor. Özgür olmalı insan; azığını sırtına vurup çekip gidebilmeli.

​

Bu sıcak akşamlardan sıyrılıp göğe yükselmek istiyorum ancak dünyaya gönderiliş gayem beni parmaklıklar ardına hapsediyor; görünmez zincirler özgürlüğümü kısıtlayıp duruyor. Genç ruhumun kulağına karanlık bir fısıltı, "Burada kalacaksın!" diye üflüyor. Ve bunu yalnızca benim kulaklarım duyuyor; bunu yalnızca benim iç dünyamda raks eden melekler biliyor ve bu acıya sadece dilsiz çığlıklar eşlik ediyor. Sessizlik, hüzün dolu hikayesini insana sessizce fısıldıyor; ama kimse bu çığlığı işitmiyor.

​

Yürümeye devam ediyorum; bir Aasimar olarak adım attığım bu acımasız ölümlü topraklarının en görkemli, en ihtişamlı koridorlarında. Burası hayata dair umudun yeşerdiği, ışıkla doyulup aşkla yaşandığı bir mabet. Burası benim alın yazım. Umudun, sevginin ve yeryüzünde kalabilmiş en saf tebessümlerin paylaşıldığı "İyiliğin İhtişamlı Kapıları" burası... Lathander’in ocağındasınız; burada kaynayan umut aşından her biriniz payınızı alacaksınız.

​

Boş koridorda bal rengi devasa perdeler rüzgârla dalgalanıyor. Aralarından bir gölge gibi, saydamlaşarak geçiyorum. Hayatına son verdiğim o karanlık ruhların sönmekte olan son parıltıları çarpıyor gözüme. Buruk bir sesle, "Onlar da hayata bir şekilde tutunmuştu," diyorum. Suçluluk duygusuyla gözlerimin kanlandığını, içimin derin bir sızıyla kavrulduğunu hissediyorum. Yürüdüğüm koridor alabildiğine soğuk; inatçı bir kuzey rüzgârı narin, yarı saydam bedenimi kamçılıyor. Soğuk, ruhumun en ücra köşelerine işliyor. Üzerime çöken bu ağır, kara kasvet mi bana bunları söyleten? Kendi kendime yakarıyorum.

​

Eskimiş çizmelerimin tıkırtısı kesiliyor birden. Ana hole, ritüel odasına vardığımı fark ediyorum. Dev mermer sunak bomboş. Gün ışırken açılan o kutsal kubbe menfezi ardına kadar açık ve orada, bembeyaz bir posta güvercini durmuş bana bakıyor. Uzakta, asaletle ve vakur bakışlarla beni süzüyor. Kanatlarındaki o dingin gücü, bedeninde sakladığı muazzam yaşam enerjisini ta içimde hissediyorum. Bu hissiyat, ruhumda bir uyanış sarsıntısı yaratıyor. Her yer pürdikkat kesilmiş, sanki tüm evren beni izliyor. Işığın ve Şafağın lordları, ritüel düzeninde sıralanmış, delici bakışlarını üzerime dikmişler. Varlıklarının azameti karşısında yüküm o kadar ağır ki, bunu sorgulayacak gücüm yok. Bakışlarımı o asil kuştan kaçırıp yere indirme ihtiyacı duyuyorum. Günahlarımın yakıcı karanlığı altında boynum bükülüyor. Omuzlarım çökük, dişlerim sıkılı, ellerim gevşek... Fakat kalbim ardına kadar aralık. Kaybetmediğim tek şey, sarsılmaz inancım. Ruhum dirense de bedenim bitap düşüyor.

​

Önümde uzanan uzun bir yol beliriyor; dik ve zahmetli basamakları tırmanarak aşabileceğim bir yol. Patikayı gölgeleyen ulu çınarlar ve devasa ceviz ağaçları var. Her zaman ürkütücü ve heybetli bulduğum o ulu ceviz ağacının gövdesinde kara bir kuzgun çarpıyor gözüme. Gölgesinde yürüdüğüm bu tekinsiz yer, şimdi beni mutlak aydınlığa davet ediyor. Yolda kara, yapışkan ve habis bazı böcekler peydahlanıyor. Ruhumu kirletmek, beni kendi karanlıklarına ortak etmek için ısrarla üzerime üşüşüyorlar. Yaka silkip, onlara aldırış etmeden inatla ilerliyorum.

​

Kutsal inancımın o tertemiz aurası önünde diz çökmüş, adeta küçülüyorum. İçine çekildiğim o muazzam ışık ve renk cümbüşü, beni aşina olduğum o derin ve ruhani muhabbete çağırıyor. Kendimi ekini olgunlaşmış, bereketli bir tarlada yürürken buluyorum. Bastığım bu toprak, doğduğum, özümü bulduğum topraklar... Eğilip o topraktan bir avuç alıyorum; başak tanelerine üşüşen serçeler ve kumrularla dolu küçük bir kuş meclisi karşılıyor beni az ötede. O tarlada geçirdiğim huzurlu saniyeler, kavrulan ruhumu bir nebze olsun serinletiyor. Bu görkemli, kutsal duvarların ardında yükünü hafifletmiş nice fani gibi benim de ruhum dinginliğe kavuşuyor. Dev sunağın her bir köşesine akıl almaz bir zanaatla işlenmiş motifler, sabaha evrilen bu loş saatlerde kendisini daha derinden hissettiriyor; bu kutsal kucakta özümü yeniden duyumsuyorum.

​

Sırtındaki ağır yüklerle Gül Kubbe’nin yolunu tutmuş; kaybettikleriyle buraya sığınmış, düşmüş, çaresiz kalmış, kendini arayan zavallı insanları ve kimi zaman da krallar kadar zengin olanları ağırladık bu çatının altında. Onlara kadim kitaplardan, efsanelerden süzülen iyilik ve umut azıkları sunduk. "Ölen ya da öldürülen her canlı için acı çekmeli, gerekirse bedel ödemeliyiz," diyebilen şefkatli bir ışığın yegane yolcuları olarak seçildik biz.

​

"Kardeşlerim... Kalplerimiz bir çarpar. Suretimiz bir kaya kadar sert ve sarsılmazdır. Silahlarımız ağır dağlar, dualarımız efsun yakar. Bizi dize getiremez hiçbiriniz, ruhumuzda akan ışığın ırmaklarını kirletemez hiçbiriniz. Saygıyla eğilin ve bir kap da kendiniz için alın, siz hepiniz..." ​

 

Ona efendisi Halris’in öğrettiği bu ilk anlamlı, eşsiz dizeleri fısıldarken Rivol’ün kalbi adeta yaratıcısı tarafından kavruluyordu. İçinde yeşermesine izin vermediği karanlığın tohumları sanki eriyor ve ruhu, Gül Kubbe’den havalanan beyaz güvercinin kanatlarında, onu ekini üstünde uzanan o sonsuz tarlalara doğru uzun bir yolculuğa çıkarıyordu. ​ Gün sabaha varmıştı. Elleri iki yana açık, dizlerinin üstünde kim bilir kaç saattir yakarıyordu? Bu kudretli şövalye, fısıltıyla birinin adını sayıklıyordu durmadan. Eli havadaydı, varlığının tamamıyla kutsal sunağa mühürlenmiş gibiydi. ​

 

Güçlü bedeni yavaşça uyanıyordu... ​

 

Kardeşine uzanıyordu eli. "Crespo..." diyordu dili.

​

Site içerikleri yalnızca üyelere açıktır. Sitedeki içerikler kimse tarafından izinsiz kullanılamaz.

© 2018-2026 by NMİ Tüm Hakları Saklıdır. 

bottom of page