
Karanlığın Kalbindeki Hançerler
Karanlığın kalbinde yaşayan hançerler var.
Ne zaman boşta kalsak çıkıp derinlerimize gömülüyorlar.
Hangi elle tutulduklarının bir önemi yok; soğuk ve kusursuz hançerler...
Mat ve soluksuzlar.
Sesimizin kısıklığını fırsat bilip, hiç sektirmeden sırtımızdan içeri saplanıyorlar.
Hep daha fazla acıyacağını sanıyoruz.
Ama hep daha az acıyoruz; çünkü canımız çekiliyor özümüzden.
Ruh, bir kafese sığmaya başlıyor artık.
Çünkü bu bıçaklar bedene saplanmıyor; dosdoğru öze, en kalbe giriyor.
Bu ne muazzam bir azalış, ne büyük bir ölümdür...
Bu, kıyametin kopuşu; yokluğun o istenmeyen çehresidir.
Matemin fevki, uğruna yas tutulacak asıl hadisedir.
Ay ışığı değil azalan; sınırlarımız küçülüyor.
Pilsiz kurşun asker ateşledi silahını; yaralandı ayı. Soran gözlerle baktı askere, "Neden?" dercesine. Asker yanıt vermedi, sustu.
Bunu yaptıran eller görüldü arkasından... Gördü ayı. Bir zamanlar kendisine şefkatle dokunan, büyüyüp biçimlenen o elleri tanıdı. Usulca kan kaybetti ve belki de öldü ayı; sonuçta kimse umursamadı.
O yitmişti artık. Seneler öncesinde kalmıştı gerekliliği. Bir zamanlar sarılmadan uyunmayan o ayı, şimdi tamamen değersizdi.
Ayı, masumiyetti. Ve asker henüz gelmeden önce, onun pamuksu yumuşaklığına sığınırdı çocuk.
Çocuk güldü. Asker döndü, yeni bir kurşun doldurdu ve duygusuzca yeniden ateşledi.
Biri daha öldü. Bir unutulmuşluk daha miras kaldı dünyaya.
Vurulduğumuzda, ardı ardına...
Adımlarımız bulutlara değiyor, yüksek ufuklarda koşuyoruz. Mavi.
Düşüyor mavi; avuçlarımızdan akıp kayboluyor.
Ruhun kan rengidir mavi.
Ama biz, kan bile kaybetmiyoruz çokça.
Bir an parlayıp geçen çırayız yalnızca.
Ateşimiz kimseyi ısıtacak sıcaklığı vermiyor; kendimizi bile. Yangın içte başlamadıkça, dışarıya nasıl yayılabilir ki?
Kaybolan, gayba karışan saniyeler...
Azalışlarımız...
Hiç düşündünüz mü, ne zaman biteceğiz?
Bu kış mı?
Karanlığın kalbinde yaşayan hançerler var.
Onları yakmalıyız!

